20 Mart 2012 Salı

Viyana'nın Müzeleri: Sanat ve Doğa Tarihi




Viyana'nın en büyük ve görülmeye değer müzeleri şehrin merkezinde, İmparatorluk Sarayı'nın çevresinde yer alıyor. Hofburg Sarayı'ndan Ring tarafına çıkıldığında, hemen karşıda Maria Theresia Platz'da bulunan karşılıklı iki müze, Viyana'nın en muhteşem binaları arasında sayılıyor: Kunsthistorisches Museum (Sanat Tarihi Müzesi) ve Naturhistorisches Museum (Doğa Tarihi Müzesi).

Viyana'da saraylardan sonra ilk gittiğim müze Sanat Tarihi Müzesi oluyor. İçindeki eserlerden önce binanın mimarisi hem dışarıdan, hem içeriden insanı büyülemeye yetiyor. Müzenin giriş katında sağ kanatta Mısır, Antik Yunan ve Roma Eserleri Koleksiyonu sergileniyor. Sol kanattaki Heykel ve Dekoratif Sanatlar Koleksiyonu ise ben gittiğimde kapalı. Birinci kattaki Resim Galerisi'nde yüzlerce resim bulunuyor. Artık müze gezerken eskisi gibi mutlaka her eseri inceleyeceğim gibi bir düşüncem yok. Zaten Hristiyanlıkla ilgili resimler çok ilgimi çekmiyor. Portreler kendi dönemlerinin fotoğrafları olmanın ötesinde benim için pek anlam ifade etmiyor. Üstelik her eseri kafama kazıma düşüncesiyle müze gezmeye kalksam hiçbir müzeyi bitirmem mümkün değil. Bu nedenle eserlere hızlıca bir göz atıyorum, beğendiklerimi daha dikkatli inceliyorum. Çok beğendiklerimi ise çıkmadan önce son bir kez daha ziyaret ediyorum.

Rehber kitaplar bu müzede mutlaka görülmesi gereken eserleri yazıyor. Benimse en çok ilgimi çekenler Pieter Brueghel'in eserleri oluyor. Onun eserlerinin yer aldığı salona bir değil, iki değil, tam üç defa gidiyorum. Hollandalı ressamın 16. yüzyıl toplumsal yaşamıyla ilgili çizdiği resimleri dini eserlerden de, portrelerden de daha çok beğeniyorum. Özellikle ressamın döneminin 80 farklı çocuk oyununu betimlediği "Çocukların Oyunları" adlı eseri birçok açıdan dikkatimi çekiyor. Resimde yakın bir zamana kadar hala oynanan uzun eşek, birdirbir gibi oyunları görmek çok hoşuma gidiyor. 500, 5000, hatta belki de 50 bin yıl  öncesinde oynanan oyunların yaşadığımız toplumda son 50 yılda birden bire ortadan kalkması insanlık tarihinin geldiği nokta hakkında ilginç bir ipucu veriyor. Ama içimden bir his bu oyunların aslında hiçbir zaman yok olmayacağını söylüyor.

Müzede ayrıca Brueghel'in Babil Kulesi, Köy Düğünü ve birçok başka eseri, Rembrandt'ın otoportresi, Rubens'in Medusa'nın Başı, Arcimboldo'nun "Yaz" temsili gibi eserleri de bulunuyor. Müzenin en üst katında ise Sikke Koleksiyonu yer alıyor. Tüm müzeyi gezmem, cafe'sindeki kahve molası ve en üst katından aşağısını kuşbakışı izleme finaliyle birlikte 3,5-4 saatimi alıyor.

Doğa Tarihi Müzesi'ne başka bir tam gün ayırıyorum. O kadar büyük, o kadar dolu dolu, içinde o kadar çok şey var ki, gez gez bitmiyor. Bu müzeyi benim için önemli yapan nokta, Türkiye'de bazı üniversitelerin bünyesinde kurulmuş bir-iki küçük örnek dışında gerçek bir doğa tarihi müzesi bulunmaması. Biz tarihimizle, bu topraklarda yaşayan geçmiş uygarlıklardan kalanlarla övünür dururken, bu gerçek birkaç yıl önce ABD'li İngilizce hocam Bruce'un sözleriyle kafama dank ediyor: "Niye sizin ülkenizde hiç doğa tarihi müzesi yok?"

Viyana'da 19. yüzyıldan beri var olan Doğa Tarihi Müzesi'nde ise Vikipedi'ye göre 8700 metrekarelik alanda 30 milyon obje sergileniyor. Müzenin en önemli eserleri arasında 1908'de Wachau Vadisi'ndeki Krems'te bulunan yaklaşık 25 bin yaşındaki Willendorf Venüsü ve diplodocus türüne ait dinozor iskeleti bulunuyor. Bunun dışında taşlardan fosillere, iskeletlerden doldurulmuş memelilere kadar doğaya ait birçok örnek müzede doğa meraklılarının ilgisine sunuluyor.

Müzeyi öğretmenleriyle gelmiş öğrencilerin yanı sıra ailelerinin ellerinden tutup getirdiği çok sayıda çocuk geziyor. Objelerin dışında müzede çeşitli doğal deneyimler yaşamak için alanlar oluşturulmuş. Hiç ışığın olmadığı karanlık bir mağaraya dalıp el yordamıyla ilerlemeye ve çıkışı bulmaya çalışırken, ilk insanın yaşadığı duygular hakkında fikir sahibi olabiliyorum. Bilmediğim bir mağaranın çıkışını karanlıkta bulmaya çalışmanın getirdiği korkunun nasıl bir duygu olduğunu birebir yaşıyorum. Dümdüz yürürsem bir-iki dakika içinde çıkışı bulacağımı bilmenin verdiği rahatlığa rağmen mağaraya girmeye benden önce birileri girip çıktıktan sonra cesaret edebiliyorum. Müze ziyaretçilerine buna benzer çok sayıda deneyim yaşama olanağı sunuyor.

Hem Sanat Tarihi, hem Doğa Tarihi müzelerinin Avrupa'nın ya da dünyanın en iyisi olduğunu sanmıyorum. Ancak ikisinin de 19. yüzyılda yapılmış muhteşem binaları, o dönemden beri varlıklarını hep genişleyerek, büyüyerek korumaları ve barındırdıkları eserler, onları Viyana'nın görülmesi gereken müzeleri arasında en baş sıraya yerleştiriyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder